Merhaba bu bir tanıtım sitesidir.Şu an deneme sayfasını görüyorsunuz.İsmim Hasan Polatoğlu.32 Yaşındayım.Bekarım.Özel sektörde çalışmaktayım.
Bu sayfada kendi eserlerimi yayınlamayı düşünüyorum. Bu sayfayı kızım ALEYNA'ya ithaf ediyorum. Seni çok ama çoookkkkk seviyorum bebeğim.
Sessizliğin içinde, sessizce otururken buldum kendimi.
"Bugün yeni bir gündü, yarın bambaşka bir gün olacak" diye geçirdim içimden. Her yeni doğan günün, yeni bir başlangıç olduğunu, asıl gizlerin yarınlarda gizlendiğini anımsattım, bir kez daha kendime.
Gökyüzünün rengi, denizin mavisi, ağaçların yaprakları, kaldırımın taşları soğuktu. Aceleci adımlar yürümüyordu sahilde. Güneş, sonunda çekmişti perdelerini tüm pencerelerinin. Ama ilk ışıklar, silememişti camlardaki buğuyu. İçimdeki sıcaklığa rağmen üşüdüm sokağın ayazında. Yüreğimin derinliklerinde birtelin ince ince sızısını duydum. Ve gezinirken düşüncelerimde, bir şairin dizelerine rastladım.
"Şehre inince keyfim kaçıyor, Her yerde yüzüme çarpan bir tokat"
Şimdi, tüm sözlerin bittiği yerdeyim ve düşünüyorum hala...
Sesini duyduğunuz anda avuçlarınız terlemeye kalbiniz deli gibi çarpmaya başlıyorsa... bu aşk değil HOŞLANMAK’tır - Ellerinizi ondan çekemiyor sürekli dokunmak sarılmak istiyorsanız.. Bu aşk değil ARZULAMAK’tır - Yanınızda bir tek o olduğu için onu istiyorsanız.... Bu aşk değil YALNIZLIK’tır - Herkes onunla olmanızı beklediği için onunlaysanız... Bu aşk değil SADAKAT tir - Size sıcak, yakın davrandığı için onunlaysanız... Bu aşk değil KENDİNE GÜVENSİZLİK’tir - Üzülmesini istemediğiniz için onunlaysanız... Bu aşk değil ACIMAK’tır - Ona değer verdiğiniz için hatalarını hoş görüyorsanız.. Bu aşk değil ARKADAŞLIK’tır - Bütün gün ondan başka hiçbir şey düşünmediğinizi söylüyorsanız.. Bu aşk değil KOCA BİR YALAN’dır - Onun iyiliği için kendinizden çok Şey feda edebiliyorsanız... Bu aşk değil YARDIMSEVERLİK’tir - O üzgünken sizin de kalbiniz acıyorsa... İşte bu AŞK’tır - Tarif edemediğiniz bir çekim yüzünden ondan bir türlü kopamadığınızı düşünüyorsanız.. İşte bu AŞK’tır - O herkese güçlü görünmesine rağmen içindeki zayıflığı hissedebiliyorsanız.. İşte bu AŞK’tır - Başkalarını da çekici bulmanıza rağmen hiç pişmanlık duymadan onunla kalmaya devam edebiliyorsanız.. İşte bu AŞK’tır
HAKTAN taht kurmuşsun kalbime
TÜRK ERKEĞİ ÇEKİCİDİR
İşe Başlarken Besmele Çeker Delikanlıdır Tespih Çeker Sportmendir Barfiks Çeker Tek Eliyle Şınav Çeker Kendi Dişini Kendi Çeker Kaçan Golde Yuh Çeker Ağzında Sigara Halay Çeker Dikiz Aynasından Hareket Çeker Muazzam Kopya Çeker Kaynanadan Çok Çeker Genelde Babaya Çeker Evladına Nutuk Çeker İskenderin Üstüne Künefe Çeker Komedi Filminin Kralını Çeker Çuhayı Yırtmadan Pike Çeker Kafası Bozulunca Resti Çeker Parayı Bulan Arabayı Çeker Mahallede Pati Çeker Gurbette Hasret Çeker Sevdiğini Sorguya Çeker Aldatılınca Tetiği Çeker Memlekete Turist Çeker Kaşı Gözü İlgi Çeker Her Ortamda Dikkat Çeker İtalyan Erkeklerine Beş Çeker İngilizlere Yirmi Beş Çeker Balık etli Görünce İç Çeker
Aşk ve Ayakkabı- Can Yücel
Asklar da ayakkabilar gibidir... Bazilari çamur yagmur, toz toprak kar buz gibi her türlü "kötü hava" kosullarina dayaniklidir.Bazilari ise ummadiginiz kadar kisa zamanda çabucak "yamulur" ilk yagmurlu havada "alti açilir" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup" gider. Asklari da ayakkabilar kadar "itinayla" seçmezseniz, tipki ayaginizda oldugu gibi yüreginizde NASIR olusabilir. Dar gelen bir ayakkabiyi sadece tarzini begendiginiz için "zamanla açilir" diyen saticiya inanarak alirsaniz, zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" baslar. Ruhunuzu daraltan bir ask içinde yalnizca fiziksel begeniye kapilip "zamanla düzelir" diyenlere kanarsaniz, yine zamanla içinizdeki olumlu duygularin "çarpildigini" görebilirsiniz. Asik olabileceginiz insan türü, tipki ayakkabilar kadar degisik stillerde, farkli kalitelerde ve sayisiz "renktedir".... Aski bir çesit serüven olarak "spor" gibi yasayanlar, aynen "spor ayakkabi" gibi dikkat çekici ve rahat kisileri bulurlar. Tersine askta tutucu ve istikrarli olmayi benimseyenler "klasik ayakkabi" gibi muhafazakar çizgiler tasiyanlara tutulurlar. Dekolte ayakkabilar gibi sadece cinsellik ve eglence zevkleriyle ateslenen asklar vardir. "Bez" ayakkabilar gibi kisa ömürlü "tatil asklari" ise hemen herkesin kisisel tarihinde mevcuttur. "Marka" ayakkabi alir gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan" asiklar görürsünüz. Kati plastikten "yagmur çizmesi" edinir gibi mantik süzgecinden geçirip "ise yarar" biçimde yasamak isteyenleri de bilirsiniz. Ayrica ne tuhaf ki, psikolojik testlerde "zaafi"olup evine sayisiz çesitte ayakkabilar yigan insanlarin ayni zamanda "degisik" türde asklara da zaafi oldugu söylenir. Evet ask "ayakkabidir". Aynen ayakkabiniza bakim yapmayip "hor" kullandigniz zaman kolayca eskittiginiz gibi, askiniza da dikkatli davranmayip özen göstermediginiz zaman kisa sürede "eskitirsiniz". Ve nasil ki "delik" bir ayakkabiyi tamir ettirdiginizde yalnizca "bir miktar" ömrünü uzatmis olursaniz; "delik" bir aski onarmaya kalkistiginizda da "asla eskisi gibi olmayacaktir"! CAN YÜCEL
HATALAR • Eğer bir Berber bir hata yaparsa, bu yeni bir tarzdır... • Eğer bir şoför bir hata yaparsa, bu bir kazadır... • Eğer bir doktor bir hata yaparsa, bu bir müdahaledir.. . • Eğer bir mühendis bir hata yaparsa, bu yeni bir atilimdir... • Eğer ebeveynler bir hata yaparsa, bu yeni bir kuşaktır... • Eğer bir politikacı bir hata yaparsa, bu yeni bir hukuk kuralıdır... • Eğer bir bilim adamı bir hata yaparsa, bu yeni bir kesiftir... • Eğer bir terzi bir hata yaparsa, bu yeni bir modadır... • Eğer bir öğretmen bir hata yaparsa, bu yeni bir teoridir... • Eğer bir patron bir hata yaparsa, bu bizim hatamızdır... • Eğer bir personel bir hata yaparsa, bu bir "Hata”dır…
Hiç bir insani unutmak, bir insandan vazgeçmek, bir insani hayatindan sonsuza kadar çıkartmak zorunda kaldın mi hiç? hani ölmüs gibi, hani uzatsan da elini tutamayacagını bilmek gibi, her an kapından içeri gülümseyerek girecegini bekleyip ama aslında hiç gelemeyeceğini de bilmen gibi. ne zor sey değil mi ölmediğini bilmek , ama ölmüş gibi ulaşılmaz olması artık o insanın sana, ne kadar katlanılmaz bir gerçek degil mi sen hala bu kadar sevgili iken? özlemek, bu kadar özlemek, etini kemiğini yakarcasına özlemek... çok kötü degil mi? bu kadar özleyip onu görememek, ona dokunamamak, onu işitememek , ne kadar umutsuz bir arayıştır o, kalabalık caddede geçen binlerce yüze bakmak belki bir kez daha görebilmek için o yüzü, belki biraz önce geçti bu kaldırımdan diye düşünmek, belki şu an arkamda yürüyen insanların içinde bir yerde demek, belki şu an üzerimdedir gözleri diye paranoyalar yaşamak ne zordur degil mi? ne kadar eritir insani farketmeden. sende biliyorsun degil mi bunlari.? sana hayatindaki en büyük yoksunluğu yaşatandan nefret edemediğin zamanlar oldu mu hiç? gözünün içine baka baka kolunu bacağını kesen bir insanin yüzüne sevgi dolu bir gülümseme ile bakabildiğin zamanlar oldu mu hiç? hayatta inandığın bütün değerlerini altüst eden birisine aşk şiirleri yazabildin mi? onu içinde korumanin seni yok etmek olduğu zamanlara feda oldun mu hiç? içinde ağlayan çocuğa umut sarkıları söyleyemediğin, özlemini, susuzluğunu, açlıgını gideremediğin zamanlar oldu mu hiç? kanayan yarasını gördüğün ama merhem olamadığın zamanlar. gücünün, hani o sınırsız gücünün bir çocugun ağlamasını susturamayacak kadar olduğunu gördügün zamanlar oldu mu hiç?
Başarı, sevdiğiniz işleri ne kadar severek yaptığınıza değil, Sevmediğiniz işleri nasıl bir bilinçle yaptığınıza bağlıdır. Zorluklar, zamanında yapmamız gerekip de yapmadığımız, Kolay şeylerin birikmesiyle oluşur. Gelecek; güçsüzler için ulaşılmazlık, Korkaklar için bilinmezlik, cesurlar için şanstır. Rüzgârın nasıl estiği fark etmez. Farkı yaratan, yelkenlerinizi nasıl açtığınızdır. Başarı, sevdiğiniz işleri ne kadar severek yaptığınıza değil, Sevmediğiniz işleri nasıl bir bilinçle yaptığınıza bağlıdır. Uğraş, didin düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır. Durmak zamanı geçti çalışmak zamanıdır.
Büyük bir hava meydanının bekleme salonunda, genç bir bayan uçağına binmek üzere bekliyordu.
Uçağın hareketine saatler olduğu için, zaman geçirmek için bir kitap ve bir paket küçük kurabiye satın aldı.
Dinlenmek ve kitabını okumak için, VIP salonunda bir koltuğa yerleşti. Kurabiye paketinin durduğu sehpanın yanındaki koltuğa bir adam oturdu. Dergisini açıp okumağa başladı.
Genç kadın, ilk kurabiyesini aldı. Adam da bir tane aldı. Bayan çok rahatsız hissetti kendisini ve:
"Sinir bir şey! Havamda olsaydım, bu cüretinden dolayı onu yumruklardım!" diye düşündü.
Bayan bir kurabiye alıyor, Adam da bir tane alıyordu. Çıldıracak gibiydi bayan. Ama olay çıkarmak istemiyordu.
Nihayet son kurabiye kalınca kadın: "Bu küstah adam şimdi ne yapacak?" diye düşündü. Adam son kurabiyeyi aldı; onu ikiye böldü ve bir parçayı kadına verdi
Aaaa! Bu kadarı da fazla! Çok öfkelenmişti şimdi! Kadın sinir içinde kitabını ve diğer şeylerini alıp bir fırtına gibi giriş salonuna, oradan da uçağın içine yöneldi. Uçaktaki koltuğuna oturdu. Gözlüğünü almak için çantasını açtı.
Ne görsün? Kurabiye paketi açılmamış, orada duruyordu. Çok utandı. Çok büyük bir yanlış yaptığını anladı. Kurabiyelerinin paketini hiç açmadan çantasına koyduğunu unutmuştu. Oysaki adam, kendi kurabiyelerini hiç sinirlenmeden ve yüksünmeden kadınla paylaşmıştı
Kadın ise kurabiyelerinin paylaşıldığını düşünerek çok sinirlenmişti. Ve şimdi, bu durumu telafi şansı yoktu. Özür dileme olanağı da kalmamıştı.
Telafi edemeyeceğiniz dört durum vardır. (1)TAŞ... Atıldıktan sonra! (2)Söz... Ağızdan çıktıktan sonra! (3)Fırsat... Kaçtıktan sonra! (4) Zaman... Geçtikten sonra!
Telafisi mümkün olmayan durumlara dikkat edin lütfen ..
Hayatın ucundan tutabilmek… Yürek sızıları can acıtırken, ellerine alıp yüreğini, yakan ateşi ile hayatın ucundan tutunabilmek.
Sevda mavidir, umudun rengi mavi… VE pembe hayaller. Gözler rengini ararken griye takılıp kalmak. En istenmeyen rengi, derinliklerinde hissetmek. Hayatın rengini gözlerinde görmek.
Ve tıkanıp kalmak sonu gelmeyen cümlelerle. Yarım kalan cümleler. Yarım kalan hayatlar. Hayaller yarım kalınca mı yarım kalmalara alışır insan. Renkler yarım kalınca mı, grilere takılır gözler…
Diyorum ya, sonu gelmeyen cümleler…
Sonu gelmeyen hayatlar…
Sonu gelmeyen hayaller…
Eskiden hayallerim vardı, sonunu düşünebildiğim. Şimdilerde acılarım var, sonunu düşünemediğim. Hayal kurmaz oldum, gözlerimi kapadığımda yüreğimin acısıyla uyudum. Ya da yarım kalmış hayallerimin anısıyla. Eski günleri düşünmedim, eski hayallerimi düşündüm. Eski hayallerime ağladım günlerce, gecelerce, saatlerce. Eski hayallerimi kurdum defalarca.
Keşke dememek için hayallerimi düşünerek terk etmiştim. Keşke demedim. O gün için doğru olan buydu dedim. İçim yandı. İçim yanıyor… Hayatımı bulamadım, hayallerimle o da yarım kaldı. Ve yeniden başlayamadım hayata, yeniden hayal kuramadım.
Hayatı da almadım içime. Hayatın bana sunduğu ve bunla yetin dediği günleri de sadece nefes alıp vererek geçirdim. Küllerin altında kalmış küçücük bir umut parçası belki de beni ayakta tutan. Hala nefes aldıran. Belki bir gün dedirten.
Hayata evlada demek. Kolay ama bir o kadar da zor. Mevlamın sevdiği kuluyum ama. Öyle olmasa bu gücü nerden bulurdum. Nasıl direnirdim grilere. Mavilere hasret kalmaya.
Ben sevda adamıyım. İçimde kalmasa da rengi ben sevda adamıyım. Ve inanıyorum ki günün birinde, o sevda içimi yakacak yine. Gözlerim ufka bakacak. Öyle olmasa yaşamazdım dün.
Bir Hint masalına göre, kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür.
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok.
Onu eski haline döndürür. Ve der ki,”Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.”
ÜNLÜ BİR YAZAR, BU KONUDA ŞÖYLE DİYOR:
“İnsanların çoğu sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için. Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.”
Ne gördüğün kadar basitdir her şey, ne düşündüğün kadar karmaşık. Ne istediğin anda ölümü seçebilirsin ne de ölüm kapını çaldığında yaşama şansın vardır. Bazı seçimleri yapma hakkın yoktur. Bir çocuğun anne ve babasını seçememesi gibi hayatında bazı olayları değiştirebilme ihtimalin de yoktur. Aklına takılan bir sorunun yanıtı için aylarca dolaştığın olur. Sokak sokak tüm şehirleri gezme arzusu ile yanarsın. Evleri, insanları tanımak, onları anlamak istersin. Kolay değildir elbet bu, yalnızca böyle unutacağını sanırsın dertlerini. Hiç ummadığın bir anda eski, tanıdık bir kitabın sayfalarında, kulağına takılan bir şarkı sözünde buluverirsin yanıtı. Zaten bildiğin ancak aklından çıkıveren bir şeydir işte -çok basit bir detay- atlamışsındır. Tüm acı veren olaylardan kaçmak istersin. Ölümden kaçmaya çalıştığın gibi kaçarsın aşktan. Başka bir deyişle ölümden kaçamayacağın gibi aşktan da kaçamazsın.
Aşkta yarın yoktur derken aklın hep yarınlardadır. Sevdanı doyasıya gönlünde bile yaşayamazsın. Ayrılığın hüznü yakanı bir türlü bırakmaz. Unutmak istedikçe hatırlar, savaşmak istedikçe yenilirsin. Ne kahkahalarla gülebilir, ne hıçkıra hıçkıra ağlayabilirsin.
Hiç olmayacak bir anda , belki bir dosta merhaba derken, belki hoşuna giden bir şiir okurken belki de televizyonda herhangi bir program izlerken farkına bile varmazsın yanağından süzülen yaşların. Öylesine, sessiz sedasız akıverir işte. Hem özgür olmak, hem de bağlanmak istersin. Bilirsin çünkü özgür olmanın bir yandan da yalnızlığa eş olduğunu. Dolu dolu bir sevda yaşamak istersin ancak incinmekten korkarsın. Hem dünyadaki en saf sevgiyi yakalamak istersin - sence bu kadar yalındır sevda çünkü - hem de mantıklı olmaya çalışırsın. Bilirsin aslında aşkta mantık olmayacağını. Elbet birinden vazgeçersin. Ne gidebilirsin bir adım öteye, ne de dönebilirsin geçmişe. Yaşamın bu günden ibaret olduğunu bile bile çakılır kalırsın maziye. Hiç bir şeyin değişmeyeceğini bilsen de her baharla yeni umutlara yelken açarsın. Hayat hep başka ve daha zor sınavlarla çıkar karşına, yorulursun.
Küçük mutlulukları büyütmeye çalışmazsan hiç bir tadı kalmaz hayatın. Büyük mutlulukları yakalamaya belki de ömrün vefa etmez. Yıllar inanılmaz bir hızla geçer gider. Bir de bakarsın, bitimine gelmişsin ömrün. Yaşamadım dediğin ömrün bitivermiş.
Ne yazık ki kimseye ikinci bir hak verilmemiş. ( En azından ben böyle düşünüyorum )
Bir Haraminin Abuk sabuk düşünceleri..Pek dikkate almayın. Katılmak zorunda değilsiniz.
Bendim aynalarda kuruyan ırmak Gözleri namluya çeviren öfke Ayrılıkta son söz, hazda ilk Bitmemiş mektuplarım kitaplar arasında Ruhuma hazlardan bir kemik Değişmez kelimem: Keşke
Hangi ırmağın sesiyim, hangi şiirin Tih Çölünde dön dur bitmez yolculuk Saçlarım bir tarih, ölüm tarih Keşkesiz hayatın sırrı meleklerin Ben dünya mülkünden geliyorum efendim Yüzler demir kütle, beton korkuluk
Sarışın korku şehir, ayartı panayırı Eşyadan eşyaya değişen nöbet Sokak et istifi kurnaz ve kaypak Yeryüzü savaş alanı, kelimeler ürkek diye Ki sıfatlar, roller ruhuma kement
Ey aşk! Kelimeler bıçak gece nöbetlerinde Gidiyorum yolculuğun vaktidir Kurşunlar beni buldu, binbir vuruldum Kadının saçlarına küsen güneşe Bir masal bulur belki çocukluğum
Sükutum yağmalandı çokluk içinde Bana ölmek, bana ikindi serinliği Aşkın adı kaldı, aşığın resmi kaldı Beni gören kalabalıklar hüzün görüyor Çiğnenmiş çiçeklerde dünyayı tanımaktan Gençlik rüyalarım hep yarım kaldı
Şehrin iskeleti tanık bekliyor Toprağı öpüyorum gizli bilmediğim Kelimeler doldur boşalt gece nöbetlerinde Dağ kaçkını Ferhat'ım kelimelere sığınıp Kararttığım aynaların arkasında ağlamaklı Bu kaçıncı düşüş, kaçıncı inlediğim
Her gün kim bilir kaç kadın görüyorum…sokakta, vapurda,okulda, kuaförde, orda, burda…ama olmuyor hanımlar, olmuyor!
Kadınlar kadınlığı unutalı daha kaç on yıl oldu ki? solaryuma girmeye, çıplak gezmeye, kariyer hırsıyla yüzlerini buruşturmaya başlayalı kaç on yıl oldu?
Çevremde gördüğüm kadınlardan bazılarının birtakım özelliklerini seçtim. Bunlara, dizilerdeki, filmlerdeki, romanlardaki kadınların hoşuma giden özelliklerini ekledim. gözlerimi kapadım, osmanlı zamanından kalma, hani şu afet-i devran denen kadınları düşündüm. Kadının güle benzemesi gerektiğine karar verdim sonunda. kadının hası güle benzer. Rengiyle, kokusuyla, dikeniyle. açın televizyonu,bir tane gül görüyor musunuz?
kadının hası… kadının hası yumuşak başlı olmaz, ama ağırbaşlı ve sıcak olur. ağırbaşlılıktan kastım, sıkıcılık değil elbet.şımarıklığın da hakkını verir. ağırbaşlı tebessümleri olur bir de. kadın yüzü dediğin mahkeme duvarına benzemeyecek. bu tebessümler sevgidir. yumuşacık bir sevgi olur kadın yüreğinde. kim olursa olsun, ne yaşamış olursa olsun. erkeğini dizine yatırıp saçlarını okşamayı bilir gerçek bir kadın.
Kadının hası nerede, nasıl davranacağını bilir. . İnsanların içinde kapris yapmaz, hır çıkarmaz; ama gerçek bir osmanlı kadını gibi, adabıyla,raconuyla istediğini alır.
Bu kadın üzülmeyi de bilir, ağlamayı da, kızmayı da. ama üzmemek lazım, ayrıca kızdırmaya da gelmez. Gerçek bir kadın ezik durmaz. Kambur yürümez, dimdik durur. Kendine saygısı, güveni vardır. Erkeğine can yoldaşı olur, destek olur, onu dinlemeyi bilir. Bazen utangaç olur, bazen ürkek. Soğuktan ya da yalnızlıktan korkabilir kadın.
Aptal olmaz gerçek bir kadın. bön bön bakmaz adamların suratına. hülyalı bakışları da olsa, zihni uyanık olur.
Hüznü, gökten deli deli yağan yağmur gibi olur, saçlarından akar. neşesi ise öyle renkli, öyle dağınık; saçları savrulur. kahkahaları vardır bu kadının, çın çın eder odaların duvarlarında. sesi güzel olur kadının, biraz buğulu…arada bir pencereye yaslar başını, sokağa dalıp gider, bir şarkı söyler. olgunluğuyla şaşırtır erkeği. Bazen de öyle çocuk olur, öyle sağlam saçmalar ki, yine, yine şaşırtır onu. konuşurken insanın yüzüne bakar kadın. Kibirli olmaz. Kültürsüz olmaz. Bomboş olmaz kafası. kişiliklidir. beceriklidir. tırnağı kırılınca üzülür, üzülür işte, profesör de olsa, sultan da olsa, boksör de olsa üzülür.
Gerçek bir kadın hiçbir zaman reklam panolarındaki kızlara benzemez. etini teşhir etmez. ne kadar örtüneceğini, ne kadar açılacağını, yerine ve zamanına göre bilir.gerçek bir kadın paris podyumlarında yürüyen, 17. yüzyılın vebalı kadınları gibi mankenlere benzemez.
Kadın korunmayı sever, ama korunmaya muhtaç olmaz. Erkekler korumayı severler, ama yine de güçsüz, zavallı kadınlardan hoşlanmazlar. güçlü kadından ise çekinirler, ona yanaşamazlar. kadının hası bu dengeyi kurmayı bilir; gücünü erkeğin gözüne gözüne sokmaz.
Has kadına naz da yakışır, kapris de.
Gerçek bir kadın şiir gibi olur, mey gibi olur, ömür gibi olur.
Birçoğumuz en son kime iyilik yaptığımızı hatırlamaz olduk. Belki de bu erdemli davranışın çarkları böylesine hızlı dönen bir dünyada çok fazla alıcısı yok.
Ama daha da ilginci, bu eylemin giderek bir kötülük aracına dönüşmeye başladığıdır.
Yanlış okumadınız.
Kötülük için iyilik yapmak. Mümkün bu.
İyilik yaparken iki üç hamle sonra bu iyiliği bir hançer gibi kullanmayı hesaplayanlar olmadığını sanmayın sakın.
Peki, nasıl olur da bu kadar soylu bir davranış kalbimizdeki balans ayarının bozukluğu sonucu bir ihanet eylemine dönüşür?
Önce eskilere gidelim…
Bir akşam vakti Hz. İbrahim’in yaşadığı köyden geçen yaşlı bir yolcu, misafir olup geceyi geçirebileceği bir ev aradı. Hz. İbrahim’in kapısını çaldı ve kendisini misafir edip edemeyeceğini sordu.
Yolcu seksen yaşındaydı ve o yaşına kadar hiç iman belirtisi göstermeden yaşamıştı.
Hz. İbrahim ise kapısını çalan bu insanı Hak yoluna davet etmesinin peygamberliğinin gereği olduğunu düşünmekteydi.
“Bir şartım var” dedi adama.
“Senin Allah’a iman etmeni istiyorum. Kabul edersen misafirim olursun.”
Adam kızdı. Kabul etmedi ve akşamın son ışıkları altında köyün ufkuna doğru ilerledi.
Tam o sırada Hz. İbrahim’e ilahi uyarı geldi.
“Ey İbrahim, biz o insana ömür verdik, mal verdik, evlatlar verdik, rızk verdik. Bunun karşılığında ona şart koşmadık. Ama sen kulum, ona bir gecelik misafirlik için iman etmeyi şart koştun.”
Bu uyarıyla aklı başına gelen Hz. İbrahim hemen koşup adamı durdurdu ve evine çağırdı.
Adam “koştuğun şarttan neden vazgeçtin?” diye sordu.
Hz. İbrahim “Allah bana hiçbir karşılık istemeden ve senin iyiliğin için olsa bile şart koşmadan iyilik yapmamı emretti” karşılığını verdi.
Bunun üzerine “seksen yıl bihaber yaşadığım Allah’a şimdi iman ediyorum” dedi adam.
Şimdi bana, “iyi de hocam, bu eski bir mesel, zaman değişti, günümüze gelelim” diye çıkışabilirsiniz.
Peki! Olay geçen Ramazan’da İstanbul Bağcılar’da yaşandı.
Bir grup insan bir araya gelip fakirlere maddi yardım götürmeye koyuldu. Bir gün karşılarına çok muhtaç yaşlı biri çıktı. Ona düzenli olarak 200 TL ödemeye başladılar.
Aradan bir müddet geçmişti ki, yine böyle bir başka fakire raslayıp ihtiyaçlarını sordular, yardım önerdiler.
Adam reddetti: “Bana her ay birisi 100 TL ödüyor zaten.”
Bunun üzerine yardımsever dostlarımız “bizi bu zatla tanıştır da çabalarımızı birleştirelim” deyince, adam onları götürdü.
Karşılarına çıkan kişi, o her ay 200 TL ödedikleri yaşlı ve çok fakir adamdı.
Dostlarımız şaşırdılar ve oracığa çöküp ağladılar.
Evet, iyilik yürek işidir!..
Ve bildiğim bir şey varsa o da iyiliğin artık birçoğumuzun becerebileceği bir iş olmadığıdır.
Kafese beş maymunu koyarlar.. Ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar…Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde buz gibi soğuk suyla ıslatılır…Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar. Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır. Suyu kapatıp maymunlardan biri dışarı alınıp yerine yeni bir maymun koyulur.İlk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur;fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler…Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir…Ve merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer… Bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur. Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir.En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır.Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiç bir fikirleri yoktur…Son olarak en baştaki ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiç biri merdivene yaklaşmamaktadır… Neden mi?Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmelidir…
Eski bir harami olarak bu deneyin bu sayfaya cuk diye oturacağına inanıyorum. Öyle ya buralarda işler böyle gelmiş böyle de gidecek gibi görünüyor. Selamlar
Olmaz gönlüm, olmaz öyle! Keskin sirkenin akıbeti malûm. Dört mevsimi yaşayan bir cennetin bağrında büyüdün de sen, onun için böyle bir baharı ve yazı özlersin. İstersin ki çabuk geçsin fırtınalı sonbahar, ayaza durmasın kışlar. Dedim ya, sen dört mevsim hesabını yaparsın yaşarken duygularını. Ama bilmelisin herkes buralı değil. Bilmelisin, güneş görmeyen yurtlar var.
Olmaz gönül, olmaz öyle. Yükün ağır bilmekteyim, baharı yaşamayanlarla kış nasıl geçer; onu da bilmekteyim. Ama şunu da bilmekteyim ki, sabredebildiğin ölçüde yaşarsın. Eminim ki, hayat sabra denktir.
Ve sabır, tahammülün bittiği yerde filizlenir, maneviyat çeperlerini genişlettikçe boy atar, sırf Yaradan’ı düşünerek fiiliyatta bulunduğun zaman neşv ü nema bulur.
Sabır gönlüm, sabır! İçine çekerken, zehir gibi gelir tadı, boğulacağını zannedersin. Kanın çekilir yüzünden, bembeyaz olur sîman; yutkunursun, geri döner içinde düğümlenenler.
Başını eğmek istemezsin; ama kaldıramazsın da öyle göklere doğru. Ağlarsın, gözyaşın akmaz. Haykırmak gelir içinden, zangır zangır gürültüler habercisi olur titreyen ellerin. Konuşursun yalnızca kendinle, dökersin içini; senden başkası duymaz bilirsin bunu.
Sitemlerin dillenir haklı olduğunca, bağırırsın rahatlarcasına, ama sadece kendi içinde, ama sadece Yaradan’la baş başa.
Sonra gözlerin… Gözlerin nihai nokta olmak ister en sonunda. Durur öylece, bakar, bakar… Ve kimseler fark etmez neden donuklaştığını, kimseler anlamaz anlatmak istediği çifte derin mânâyı…
Sonra çekip alıverirsin anlamlı bakışlarını ruhunu bir kenara bırakmışlardan. Yüzünü çekersin, yalan dünyanın yalancılarından.
Alnındaki kırışıklıkları alıverirsin haberi olmayanların önünden. Doğruca bırakırsın asıl dergâha. Bağrına cennetler sığan seccadenin secdeliğine. Ve başlar böylece sabır maratonun.
Korkma gönül, sen hele azmet sabır için, yüreğini koy ortaya, gör ne mânevî hediyeler paketliyor Yaradan… En masumane tavırlarına gaddarca yaklaşanlar olacak belki.
İçindeki çocuk hafife alınacak… Anlatmak istediklerin değil, anlaşılamamış yanların konuşulacak. "Olsun!" diyeceksin, yüzündeki gülümsemeyi kaybetmeden. Yine de hüsn-ü zan edeceksin. Allah için söylediğini yine Allan için olduğu yerde bırakacaksın. Yaradanı alıp yüreğine, sırtını dayayıp tevhidin çınarına, akıbeti ukbâda düşüneceksin. Ve kalbin şöyle bir hafifleyecek, damarlarına giden iyimserlik yolunu tıkamadığından…
Üzülüp acı çektiğin anlarda çileni hafife alanlar olacak belki… Öyle bir yanacak ki için, kimseye anlatamayacaksın. Günlerce ağlayacaksın gözyaşının lâhutî ikliminde.
Sonra en yakınındaki, en yüreğindeki vuracak hislerini… Canım dediğin dönecek sırtını. Bir "ah!" çekeceksin derinden ve anlamaya çabalarken empatinin gücüyle, arkanı döndüğünde kimse kalmamış olacak.
"Sabır" diyeceksin, yine sabır… Eyyüplerin torunluğuna yakışır sabır… "Bugün Allah için ne yaptın?" sorusu geldiği an kulağına, vereceği cevabı bulamayanların tedirginliği değil, en zor imtihanını başarıyla vermiş öğrencilerin rahatlığı olacak ruhunda. Başını yastığa koymadan "elhamdülillah" diyecek, rüyanda cennetten kesitler izleyeceksin belki…
Ve sabaha erdiğinde, avucunda tuttuğun tesbih tanesi yine "yâ sâbır"la şakırdayacak… Faltaşı gibi açılıp kalacak gözlerin bazen de… Çok şaşıracaksın, çoook! Ya gönül… Kalb kırmak çok kolay oldu, kalbin değeri pazarlara bile çıkartılmaz oldu. Tatlı sözü unutanlar çok, şu hengâmesinden sallanıp duran asırda! Aldırma diyemem, aldıracaksın elbet, hislenip içerleyeceksin belki.
Zannediyor musun ki, yüreğine aldıklarına söylediğin nazenin kelimeler, boşta kalır! İnanıyor musun ki, sevdiklerin için kurduğun lâtif cümleler, öksüz bırakılır!
Yok gönül, yok! Sahibi var hepsinin. Bırak duymasın insanlar, bırak sertliği onlara! Bırak, tabularına kale yapsınlar! Yeter ki sabret gönül, asıl sahibini düşünüp sabret, başını sonunu kestiremediğin olaylarda bile…
Bırak vursunlar ayıbını yüzüne, bir kusuruna binler cefâ taksınlar.
Yaradan’ın "Settar" ismi, beşerin hükmüne mi kalmış.
Sen sabret gönül… Felaket tellalları susmasınlar isterlerse? Olumsuzluğu yaymanın zevkine doyamayanlara inat, bütün güzel düşüncelerini yay sere serpe. Zehrini ağzında taşıyan yılanın başını ezemesen de, bal damlasın dilinden.
İbrahim’in (as) ateşleri, gül olurken mi sunmuş Dostların Dostu şu ayetini: "Güzel söz, güzel bir ağaç gibidir ki onun kökü sabit, dalı ise göktedir.
" Sabır gücünün tükenirliğinden korkarsan bir gün, gel gir şu dizelerin sırlı havasına… İnan, kimse üzemez seni orda. Ve uzan o ağacın dallarından ötelere…
Uzat ellerini ve bekle. Sabırla bekle gönül! En geç sûrun sesi duyulduğunda tutacak ellerinden Resuller Resulü.